Kayıtlar

İmkansızlıkları Yaşamak Mıdır Sevmek?

“İmkansızlıkları yaşamak mıdır sevmek, Yoksa severken imkânsız mıdır yaşaya bilmek. Zor mudur gözlerine bakarken sevgiyi görmek. Yoksa sevgi midir gözlerindeki tek gerçek? Kolay mıdır bir anda vazgeçip gitmek, Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?" Özdemir Asaf

Bir Sebebi Olmalı...

 Adımlarım birbirine dolanırken zihnimde tek bir yankı var: Sığınacak hiçbir limanım yok. Durmak felaket, yürümek ise imkansız. Bir eyleme geçecek takatim kalmadı ama olduğum yerde çürümeyi de kabullenemiyorum. Ne beyaz bayrak çekip teslim olabiliyorum ne de kılıcımı çekip meydana çıkabiliyorum... Ama asıl acı olan şu: Beni tam da bu felç halindeki boşluğa mahkûm etmek istediler. Hedefleri buydu. Beni arafta tutmak; ne tam diri ne tam ölü, ne bütünüyle akıllı ne de tamamen meczup. Sadece korkunun parmaklıkları arasında titreyen bir gölge olmamı beklediler. Kendileri bir kalıba sığmazken, benim ruhumu kendi biçimsizlikleriyle şekillendirmeye kalktılar. Her birey kendi varoluşuna bir imza atar, bir gaye yükler. Öyleyse neden diğerlerinin attığı adımlar benim yolumdan daha kutsal sayılıyor? Sırf onlara ait değil diye benim doğrum neden bir yanılgı muamelesi görüyor? Neden dünyanın geri kalanı her zaman "haklı" kürsüsünde otururken, sanık sandalyesi sadece bana ayrılıyor? Hakikat...

Sürekli Devinim, Sürekli Özveri...

 “Sürekli devinim imkansızsa, sürekli özveri zorunlu mudur?” Javert, Sefiller romanın da yasayı temsil eden dürüst polistir. Katı bir adalet anlayışına sahip olan Javert, bir gün peşinde olduğu suçluyu tam yakalayacakken bir tuzağa düşer. Kendini ölümle burun buruna bulmuşken, onun hayatını kurtarmaya gelen kişi, Javert’in yakalamak için uğraştığı Jan Valjean’dır. Aranan bir suçlu, polisi içinde bulunduğu durumdan kurtarır. İşte bu durum, polis için büyük bir buhranın başlangıcı olacaktır. Javert bir ikilemle karşı karşıyadır: Suçluyu gözaltına alırsa, bu suçlu Javert’in hayatını kurtardığı için insani yasaya ihanet etmiş olurdu. Eğer gitmesine izin verirse, her zaman inandığı ve güvendiği değerlerden taviz vererek görevine ihanet etmiş olurdu.Javert intihar etmeden önce, bu müthiş ikileminin sonucunda iç dünyasında yaşanan çatışmayı Victor Hugo şu şekilde anlatır bize: Javert, büyük bir ıstırap içindeydi. Allak bullak olmuş, gaflet anında bile berraklığını koruyan bu zihin saydaml...

Korku ve Nefret

 “Çok yalnızım” diyor yüksek sesle ve evin sessizliği, sözcükleri kanı emen pamuk gibi içine çekiyor. Sessizliği bir korunma şekli olarak ortaya çıktı ama geçen yıllarla birlikte bir baskı unsuruna dönüştü; yönettiği değil, onu yöneten bir şey oldu. Artık istese de çıkış yolu bulamıyor. Dört yanı buzdan kapkalın duvarlarla, tabanlarla, tavanlarla çevrili küçük bir su damlasının içine hapsolmuş gibi hissediyor. Bir çıkış olduğunun farkında ama alet edevattan yoksun; tırnaklarıyla buzun kaygan yüzeyini tırmalıyor çaresizce. Bazen yalnızlığı kafasına kakılmamış olsa, yaşadığı hayatın garip ve kabul edilemez bir tarafı olduğuna dair telkinler almasa, hiç yalnızlık çeker miydi merak ediyor. İnsanlar ona arzulamayı aklına bile getirmediği, sahip olabileceğini hiç düşünmediği şeylerin yokluğunu hissedip hissetmediğini soruyorlar. Bir grup yalnızlığının bir tercih değil, mecbur kaldığı bir durum olduğunu düşünerek onun adına üzülüyor. Diğer bir grup ise yalnızlığının tercih olduğunu bilere...

Hamlet Anıları...

 Hamlet anlarından biri daha. Yani: İnsanın var olmak ya da olmamak konusunda karar vermesi için ciddi bir çaba göstermesi gerekir. Ölüm, uzun bir süreç. İlk gümleyen tarafın, her zaman bedenin oluyor. Yani: Bunun ötesinde hayallerinin de ölmesi gerekiyor. Sonra da beklentilerinin. Ve ömrünü boktan şeyler öğrenmeye, insanları sevmeye ve para kazanmaya harcadığın, hepsini topladığında da eline hiçbir şey geçmediği için duyduğun öfken. Gerçekten de insanın bedeninin ölmesi işin kolay kısmı. Anılarının ölmesi gerekiyor. Ve egonun. Gururun. Utancın. Hırsların ve umudun. Bütün bu şahsi kimlik zırvalığının sona ermesi asırlar sürer. İnsanlar sadece bedenin öldüğünü görüyorlar. Kübler Ross sadece beş aşamayı düşündü. İnkar. (Durumun gerçekliğini reddetme.) Kızgınlık. (Acıyı maskeleme.) Depresyon. (Çaresizlik hissi.) Pazarlık. (Soruna çözüm bulunamadığında başlayan arayış.) Kabullenme. (Mücadele etmeme hali.) Benim biricik yaşamımdan, katılaşmış ve pıhtılaşmış sıvılardan başka bir şey çıkm...

Labirent...

 "İnsan ruhu, ne kadar anlaşılmaz bir labirenttir! Bazen, bir an için, sanki bütün evrenin sırrını çözmüş gibi hissedersiniz; kalbiniz coşkuyla dolar, gözleriniz güzelliğe, hakikate, iyiliğe açılır. Bir ideal uğruna yaşamak, bir dava uğruna kendinizi feda etmek istersiniz. Ama sonra, birdenbire, o aynı ruh, karanlık bir uçuruma yuvarlanır. Nefret, kıskançlık, bencillik, hatta en iğrenç arzular, bir fırtına gibi içinizi kaplar. Nereden gelir bu? İnsan, neden böyle bir ikilik taşır içinde? Tanrı’nın suretinde yaratılmış diyorlar, ama aynı zamanda şeytanın gölgesi de peşimizi bırakmıyor. Özgürlük, diyoruz; ama özgürlük, bir zincirden kurtulmak mıdır, yoksa kendi kendimizi zincire vurmak mı? İdeallerimiz, bizi yüceltmek için mi var, yoksa bizi yok etmek için mi? Bazen düşünüyorum da, insan, kendi ruhunun ağırlığını taşıyamıyor. Bir yanda sonsuzluğa uzanmak isteyen bir ruh, diğer yanda bu dünyadaki çamurda debelenen bir beden. Ve bu çelişkiler, bu savaş, insanın ta kendisi değil mi? To...

Yabancı

 "İnsanların dünyasında kendimi hep bir yabancı gibi hissettim. Onların neşeli kahkahaları, birbirlerine sarılmaları, sıradan sohbetleri… Bütün bunlar bana o kadar uzak ki, sanki başka bir gezegenden gelmişim gibi. Onların arasında dolaşırken, sürekli bir rol oynuyorum; bir palyaço, bir soytarı, bir sahtekâr. Gülümsüyorum, çünkü gülümsemem gerekiyor; konuşuyorum, çünkü sessiz kalırsam fark edilecek. Ama içimde, derinlerde, bir fırtına var. Bu fırtına, ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir korku, bir utanç, bir eksiklik hissi. İnsanlar bana baktığında, sanki içimdeki bu boşluğu görebilecekler diye korkuyorum. Onların gözlerinde kendimi görüyorum: bir hiç, bir gölge, bir yalan. Belki de asıl korkum, onların bunu fark etmemesi. Çünkü o zaman, bu maskeyi sonsuza dek taşımak zorunda kalacağım. Çocukken, bu hissin geçeceğini sanırdım. Büyüdükçe, insanların nasıl yaşadığını, nasıl sevdiğini, nasıl mutlu olduğunu öğrenebileceğimi düşünürdüm. Ama büyüdükçe, bu boşluk sadece derinleşti. İns...