Kayıtlar

Ekim, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Korku ve Nefret

 “Çok yalnızım” diyor yüksek sesle ve evin sessizliği, sözcükleri kanı emen pamuk gibi içine çekiyor. Sessizliği bir korunma şekli olarak ortaya çıktı ama geçen yıllarla birlikte bir baskı unsuruna dönüştü; yönettiği değil, onu yöneten bir şey oldu. Artık istese de çıkış yolu bulamıyor. Dört yanı buzdan kapkalın duvarlarla, tabanlarla, tavanlarla çevrili küçük bir su damlasının içine hapsolmuş gibi hissediyor. Bir çıkış olduğunun farkında ama alet edevattan yoksun; tırnaklarıyla buzun kaygan yüzeyini tırmalıyor çaresizce. Bazen yalnızlığı kafasına kakılmamış olsa, yaşadığı hayatın garip ve kabul edilemez bir tarafı olduğuna dair telkinler almasa, hiç yalnızlık çeker miydi merak ediyor. İnsanlar ona arzulamayı aklına bile getirmediği, sahip olabileceğini hiç düşünmediği şeylerin yokluğunu hissedip hissetmediğini soruyorlar. Bir grup yalnızlığının bir tercih değil, mecbur kaldığı bir durum olduğunu düşünerek onun adına üzülüyor. Diğer bir grup ise yalnızlığının tercih olduğunu bilere...

Hamlet Anıları...

 Hamlet anlarından biri daha. Yani: İnsanın var olmak ya da olmamak konusunda karar vermesi için ciddi bir çaba göstermesi gerekir. Ölüm, uzun bir süreç. İlk gümleyen tarafın, her zaman bedenin oluyor. Yani: Bunun ötesinde hayallerinin de ölmesi gerekiyor. Sonra da beklentilerinin. Ve ömrünü boktan şeyler öğrenmeye, insanları sevmeye ve para kazanmaya harcadığın, hepsini topladığında da eline hiçbir şey geçmediği için duyduğun öfken. Gerçekten de insanın bedeninin ölmesi işin kolay kısmı. Anılarının ölmesi gerekiyor. Ve egonun. Gururun. Utancın. Hırsların ve umudun. Bütün bu şahsi kimlik zırvalığının sona ermesi asırlar sürer. İnsanlar sadece bedenin öldüğünü görüyorlar. Kübler Ross sadece beş aşamayı düşündü. İnkar. (Durumun gerçekliğini reddetme.) Kızgınlık. (Acıyı maskeleme.) Depresyon. (Çaresizlik hissi.) Pazarlık. (Soruna çözüm bulunamadığında başlayan arayış.) Kabullenme. (Mücadele etmeme hali.) Benim biricik yaşamımdan, katılaşmış ve pıhtılaşmış sıvılardan başka bir şey çıkm...

Labirent...

 "İnsan ruhu, ne kadar anlaşılmaz bir labirenttir! Bazen, bir an için, sanki bütün evrenin sırrını çözmüş gibi hissedersiniz; kalbiniz coşkuyla dolar, gözleriniz güzelliğe, hakikate, iyiliğe açılır. Bir ideal uğruna yaşamak, bir dava uğruna kendinizi feda etmek istersiniz. Ama sonra, birdenbire, o aynı ruh, karanlık bir uçuruma yuvarlanır. Nefret, kıskançlık, bencillik, hatta en iğrenç arzular, bir fırtına gibi içinizi kaplar. Nereden gelir bu? İnsan, neden böyle bir ikilik taşır içinde? Tanrı’nın suretinde yaratılmış diyorlar, ama aynı zamanda şeytanın gölgesi de peşimizi bırakmıyor. Özgürlük, diyoruz; ama özgürlük, bir zincirden kurtulmak mıdır, yoksa kendi kendimizi zincire vurmak mı? İdeallerimiz, bizi yüceltmek için mi var, yoksa bizi yok etmek için mi? Bazen düşünüyorum da, insan, kendi ruhunun ağırlığını taşıyamıyor. Bir yanda sonsuzluğa uzanmak isteyen bir ruh, diğer yanda bu dünyadaki çamurda debelenen bir beden. Ve bu çelişkiler, bu savaş, insanın ta kendisi değil mi? To...