Labirent...

 "İnsan ruhu, ne kadar anlaşılmaz bir labirenttir! Bazen, bir an için, sanki bütün evrenin sırrını çözmüş gibi hissedersiniz; kalbiniz coşkuyla dolar, gözleriniz güzelliğe, hakikate, iyiliğe açılır. Bir ideal uğruna yaşamak, bir dava uğruna kendinizi feda etmek istersiniz. Ama sonra, birdenbire, o aynı ruh, karanlık bir uçuruma yuvarlanır. Nefret, kıskançlık, bencillik, hatta en iğrenç arzular, bir fırtına gibi içinizi kaplar. Nereden gelir bu? İnsan, neden böyle bir ikilik taşır içinde? Tanrı’nın suretinde yaratılmış diyorlar, ama aynı zamanda şeytanın gölgesi de peşimizi bırakmıyor. Özgürlük, diyoruz; ama özgürlük, bir zincirden kurtulmak mıdır, yoksa kendi kendimizi zincire vurmak mı? İdeallerimiz, bizi yüceltmek için mi var, yoksa bizi yok etmek için mi? Bazen düşünüyorum da, insan, kendi ruhunun ağırlığını taşıyamıyor. Bir yanda sonsuzluğa uzanmak isteyen bir ruh, diğer yanda bu dünyadaki çamurda debelenen bir beden. Ve bu çelişkiler, bu savaş, insanın ta kendisi değil mi? Toplum, bize maskeler taktırıyor; uygarlık, bize kurallar dayatıyor. Ama bu maskelerin altında, bu kuralların ötesinde, gerçek insan nerede? O saf, o masum ruh, bir yerlerde hâlâ yaşıyor mu? Yoksa hepimiz, kendi yarattığımız bu kaosun içinde mi kaybolduk? Bazen bir insanın gözlerine bakıyorum ve orada bir anlık bir ışık, bir umut kırıntısı görüyorum. Ama sonra, o ışık sönüyor; ya öfke, ya korku, ya da boş bir kayıtsızlık alıyor yerini. Ve ben, kendi ruhumun derinliklerinde, bu soruları sorarken, bir cevap bulamıyorum. Belki de asıl mesele, cevabı bulmak değil, bu soruları sormaya devam edebilecek cesareti bulmaktır. Ama bu cesaret, bu bitmeyen sorgulama, insanı hem özgürleştiriyor hem de mahvediyor. İnsan, bu yüzden mi bu kadar acı çekiyor? Bilmiyorum, ama bu bilmemezlik, bu ateş, ruhumu bir an bile rahat bırakmıyor."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yabancı

18 Ay...

Sürekli Devinim, Sürekli Özveri...