Bir Sebebi Olmalı...

 Adımlarım birbirine dolanırken zihnimde tek bir yankı var: Sığınacak hiçbir limanım yok. Durmak felaket, yürümek ise imkansız. Bir eyleme geçecek takatim kalmadı ama olduğum yerde çürümeyi de kabullenemiyorum. Ne beyaz bayrak çekip teslim olabiliyorum ne de kılıcımı çekip meydana çıkabiliyorum... Ama asıl acı olan şu: Beni tam da bu felç halindeki boşluğa mahkûm etmek istediler. Hedefleri buydu. Beni arafta tutmak; ne tam diri ne tam ölü, ne bütünüyle akıllı ne de tamamen meczup. Sadece korkunun parmaklıkları arasında titreyen bir gölge olmamı beklediler. Kendileri bir kalıba sığmazken, benim ruhumu kendi biçimsizlikleriyle şekillendirmeye kalktılar.

Her birey kendi varoluşuna bir imza atar, bir gaye yükler. Öyleyse neden diğerlerinin attığı adımlar benim yolumdan daha kutsal sayılıyor? Sırf onlara ait değil diye benim doğrum neden bir yanılgı muamelesi görüyor? Neden dünyanın geri kalanı her zaman "haklı" kürsüsünde otururken, sanık sandalyesi sadece bana ayrılıyor?

Hakikat ne zamandan beri parmak hesabıyla ölçülür oldu? Doğruyu belirleyen şey vicdan değil de sadece kalabalıkların toplamı mı?

Neden her düşünce, her duygu ille de başkalarının çarpık kalıplarına uydurulmak için budanıyor? Neden her şey olduğu gibi kalmak yerine, mantığın dışına itilerek yabancılaştırılıyor?

​Bir sebebi olmalı. Belki de bu düğümü çözmek benim harcım değil. Hiç anlamadım, belki de hiçbir zaman anlayamayacağım. Ama sadece bir anlığına da olsa, bu anlamsızlığın nedenini kavrayabilmeyi çok isterdim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yabancı

18 Ay...

Sürekli Devinim, Sürekli Özveri...